Gazeteci Tanıkların Ölümü: Lübnan’da Savaş, Hakikati ve İnsanlığı Hedef Alıyor

Gazeteci Tanıkların Ölümü: Lübnan’da Savaş, Hakikati ve İnsanlığı Hedef Alıyor

 


Ortadoğu’nun göğü, bir kez daha dumanla yazıyor kaderini. Ve bu kez kelimeler değil yalnızca, kelimeleri taşıyanlar da hedefte. Lübnan’da yükselen ölüm sayıları, sadece bir savaşın bilançosu değil; aynı zamanda hakikatin, tanıklığın ve insanlığın ağır yaralanışının sessiz çığlığıdır.

Bugün artık mesele yalnızca cephe hatları değil. Bu savaş, görünmeyen bir hattın—hakikat ile karanlık arasındaki çizginin—üzerinde ilerliyor. Cumartesi günü hayatını kaybeden iki tanınmış gazeteci ve bir kameraman, sadece birer insan değil; gerçeği dünyaya taşıyan gözler, kulaklar ve vicdanlardı. Onların susturulması, bir haberin değil, bir çağın susturulmasıdır.

Savaşın doğasında ölüm vardır, evet. Ancak bu ölümler sıradan değildir. Bir gazetecinin hedef alınması, bir ambulansın vurulması, bir sağlık görevlisinin hayatını kaybetmesi… Bunlar savaşın “yan etkisi” olarak açıklanamaz. World Health Organization verilerine göre sadece bu ay içinde hayatını kaybeden dokuz sağlık görevlisi, savaşın artık sadece askerler arasında değil; yaşamı korumaya çalışanlarla da yürütüldüğünü göstermektedir.

Bu noktada sormak gerekir: Bir savaş, hakikati hedef almaya başladığında neye dönüşür?

Bu sorunun cevabı, tarih boyunca defalarca verildi. Hakikatin bastırıldığı her yerde, karanlık büyür. Bilginin susturulduğu her coğrafyada, adalet zayıflar. Gazetecilerin hedef alınması, yalnızca bir güvenlik meselesi değil; aynı zamanda uluslararası hukukun, insan haklarının ve etik değerlerin açık bir ihlalidir.

Lübnan topraklarında yaşananlar, sadece bölgesel bir çatışma olarak okunamaz. Bu, küresel vicdanın sınandığı bir eşiğe dönüşmüştür. Çünkü artık savaşın sınırları yoktur. Bir kameranın lensinden yansıyan görüntü, dünyanın öbür ucundaki bir insanın kalbine dokunabilir. İşte tam da bu yüzden, o lens kırılmak istenir.

Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken bir başka gerçek daha var: Savaş sadece bedenleri değil, anlamları da öldürür. Bir gazetecinin ölümüyle birlikte, anlatılmamış hikâyeler, duyulmamış çığlıklar ve kayda geçmemiş gerçekler de toprağa gömülür. Ve bu, belki de en büyük kayıptır.

Uluslararası toplumun sessizliği ise bu trajediyi daha da derinleştiriyor. Tepkilerin gecikmesi, açıklamaların yetersiz kalması ve yaptırımların uygulanmaması; bu tür saldırıların cezasız kalmasına zemin hazırlıyor. Oysa tarih bize şunu öğretmiştir: Cezasızlık, yeni ihlallerin davetiyesidir.

Bugün Lübnan’da hayatını kaybeden bir sağlık görevlisi, aslında insanlığın en temel ilkesini temsil ediyordu: Yaşatmak. Ve o ilkenin öldürülmesi, savaşın ulaştığı en karanlık noktayı gözler önüne seriyor.

Bu yazı bir suçlama metni değil; bir hatırlatma çağrısıdır. Çünkü insanlık, unuttuğu yerde kaybeder. Ve bizler, bu kaybın sadece izleyicisi olamayız.

Sonuç olarak, İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarında artan sivil kayıplar, gazetecilerin ve sağlık çalışanlarının hedef alınması; uluslararası hukukun, etik değerlerin ve insanlığın ortak vicdanının ciddi bir sınavdan geçtiğini göstermektedir. Bu sınavdan geçip geçemeyeceğimiz ise, vereceğimiz tepkilere bağlıdır.

Gökyüzü yine kararıyor. Ama unutulmamalı: En karanlık an, aynı zamanda ışığın en yakın olduğu andır.

Yorum Gönder

Daha yeni Daha eski