Baharın Kalbinde Saklı Dua
Kışın yorgun omuzlarından ağır ağır sıyrılırken zaman,
bir sabahın sessizliğinde açtı gözlerini bahar.
Toprağın derin uykusundan yükselen o ince koku,
sanki yıllardır susmuş bir kalbin ilk cümlesiydi.
Rüzgâr, uzak diyarların hasretini taşıyordu saçlarına;
yarım kalmış vedaların, kavuşamamış bakışların,
adı anıldığında içi titreyen insanların
sessizce sakladığı dualar dolaşıyordu havada.
Bir gül dalı eğildi pencereye,
“Beklemek de sevgidir” dedi usulca.
Çünkü bazı özlemler, insanın ruhuna işlenmiş
kutsal bir mühür gibidir.
Ne zaman bir serçe kanadını çırpsa gökyüzünde,
ne zaman akşam güneşi dağların ardından
altın bir hüzün gibi inse ovaya,
insan anlar;
özlemek de Rabb’in kalbe bıraktığı en zarif emanettir.
Bahar geldiğinde sadece ağaçlar çiçek açmaz;
insanın içindeki kırılmış yollar da yeşerir yeniden.
Bir çocuk kahkahasında çoğalır umut,
bir annenin duasında büyür merhamet.
Yağmurun ardından toprağa sinen o tarifsiz koku var ya,
işte o, yaradılışın en eski şiiridir.
Hiçbir şair tam anlatamaz onu,
hiçbir ressam eksiksiz çizemez.
Çünkü o koku,
cennetten yeryüzüne düşmüş görünmez bir hatıradır.
Uzaklarda kalan sevdiklerimizi düşünürüz sonra…
Bir tren garında el sallayan yüzleri,
bir mektubun kenarında kurumuş gözyaşını,
yarım bırakılmış şarkıları hatırlarız.
Hasret, bazen insanın göğsünde büyüyen
sessiz bir deniz olur.
Dalgaları gece vurur kalbe.
Ama yine de insan vazgeçmez yaşamaktan;
çünkü her sabah yeniden doğan güneş,
“Ümit hâlâ burada” diye seslenir ufuklardan.
Bir badem ağacı açıyorsa hâlâ beyaz çiçeklerini,
bir dere usanmadan akıyorsa taşların arasından,
bir çocuk göğe bakıp gülümsüyorsa sebepsizce,
demek ki hayat hâlâ güzeldir.
Demek ki Rabb’in rahmeti,
göğün maviliğinde eksilmeden durmaktadır.
Ey gönül…
Bunca hengâmenin içinde unuttuğun şey şudur:
İnsan, yalnızca acısıyla değil,
şükredebildiği kadar insandır.
Bir lokma ekmeğin sıcaklığına,
bir dost sesinin huzuruna,
annelerin ellerindeki berekete,
akşam ezanının kalbe bıraktığı sükûnete
şükredebildiği kadar…
Çünkü şükür,
yalnız dudaklardan dökülen bir kelime değildir.
Şükür;
karanlığın içinde ışığı fark edebilmek,
kaybettiklerinin ardından hâlâ sevebilmek,
ve kırılmış olsan bile
hayata yeniden “Merhaba” diyebilmektir.
Bazen bir çınarın gölgesinde otururken
rüzgâr hafifçe yüzüne dokunur.
İşte o an anlarsın;
yaradan, en büyük mucizelerini
gürültüyle değil,
sessizlikle anlatır insana.
Bir çiçeğin sabaha açılışında,
bir kuşun göğe yükselişinde,
yaşlı bir adamın gözlerinde biriken hatıralarda,
yeni doğmuş bir bebeğin avuçlarında…
Hep aynı sır gizlidir:
Hayat, bütün yaralarına rağmen
yaşanmaya değer bir emanettir.
Ve insan,
en çok baharda anlar bunu.
Çünkü bahar;
ölü sanılan dalların yeniden yeşermesi demektir.
Yani Rabb’in,
“Umutsuzluk yok” diye
yeryüzüne gönderdiği en güzel ayettir.
Öyleyse bırak kalbin biraz gökyüzüne benzesin.
Biraz yağmur taşısın, biraz güneş…
Biraz hasret, biraz umut…
Ve her şeye rağmen yaşam sevinci…
Çünkü dünya,
şükreden bir kalbin gözlerinde
daima yeniden çiçek açar.

0 Yorumlar