Tarihin en eski aynalarından biri dindir; insan, o aynaya bakarken yalnızca Tanrı’yı değil, kendi arzularını da görür. Bu yüzden teoloji, kimi zaman hakikatin en saf dili olurken, kimi zaman da gücün en incelikli kılıfına dönüşebilir. Bugün “İsrail’in teolojik söylemleri” etrafında yürüyen tartışmalar da tam olarak bu gerilimin içinde şekilleniyor: kutsal olan ile politik olanın birbirine karıştığı bir sınır çizgisi…
Bir yazısının sorumluluğuyla ifade etmek gerekir ki, herhangi bir inanç sistemini “yalan” olarak yaftalamak, hakikati aramak yerine yeni bir körlük üretir. Ancak dinî metinlerin ve yorumların siyasal hedefler uğruna araçsallaştırılması, eleştirinin hem meşru hem de gerekli olduğu bir alandır. Mesele burada başlar: Teoloji mi siyaseti yönlendiriyor, yoksa siyaset mi teolojiyi yeniden yazıyor?
İsrail’in kuruluşundan bu yana, özellikle bazı dini-siyasi çevrelerde “vaat edilmiş topraklar” fikrinin mutlak ve tartışılmaz bir hak olarak sunulması, modern dünyanın hukuk ve etik anlayışıyla çelişen bir zemin yaratmıştır. Oysa kutsal metinler tarih boyunca farklı yorumlara açık olmuş, hiçbir zaman tek bir politik programın mutlak manifestosu haline indirgenmemiştir. İnancı, coğrafi genişleme ya da egemenlik iddiasının gerekçesi haline getirmek; dini, evrensel ahlaki ilkelerden koparıp dar bir ideolojik çerçeveye hapsetmek anlamına gelir.
Burada dikkat edilmesi gereken ince çizgi şudur: Bir toplumun inançları ile o inançların politik yorumları aynı şey değildir. Yahudilik, köklü bir dinî ve kültürel miras olarak saygıyı hak eder. Ancak bu mirasın belirli yorumlarının, özellikle de başkalarının haklarını görmezden gelen yaklaşımlarının eleştirilmesi; ne dine ne de bir halka karşı olmak anlamına gelir. Aksine bu, inancın özündeki adalet, merhamet ve insan onuru gibi değerleri savunmanın bir yoludur.
Teolojik söylemin siyasallaştığı her yerde benzer bir tablo ortaya çıkar: kutsal olan, dokunulmaz bir zırh haline gelir. Bu zırhın arkasına saklanan politik kararlar ise sorgulanamaz gibi sunulur. Oysa gerçek teoloji, sorulardan korkmaz. Gerçek inanç, gücün değil hakikatin yanında durur.
Bugün Ortadoğu’da yaşanan acılar, yalnızca silahların değil, aynı zamanda kelimelerin de yaralayıcı olabileceğini gösteriyor. Bir ayetin yanlış yorumlanması, bir halkın kaderini etkileyebilir. Bir kutsal anlatının politik slogan haline getirilmesi, nesiller boyu sürecek çatışmaların kapısını aralayabilir.
Bu nedenle, yapılması gereken şey suçlayıcı sloganlar üretmek değil; teolojik söylemleri serinkanlılıkla, tarihsel bağlamıyla ve etik ölçülerle yeniden değerlendirmektir. İnancı güç aracı olmaktan çıkarıp vicdanın rehberi haline getirmek… belki de en büyük ihtiyaç budur.
Sonuçta şu soruyla yüzleşmek kaçınılmazdır: Eğer bir inanç, insanı yüceltmek yerine başkalarının hakkını yok saymaya hizmet ediyorsa, orada gerçekten ilahi olan mı konuşuyordur, yoksa insanın bitmeyen iktidar arzusu mu?
Hakikat, gürültünün içinde değil; sessizce sorulan bu soruların derinliğinde saklıdır. Ve belki de en büyük cesaret, o soruları sormaktan vazgeçmemektir.
…çünkü hakikat, yalnızca inananın değil, sorgulayanın da omuzlarında yükselir.
Teolojik söylemleri serinkanlılıkla, tarihsel bağlamıyla ve etik ölçülerle yeniden değerlendirmek; bir geleneği yıkmak değil, onu aslına yaklaştırma çabasıdır. Zira her kutsal metin, indirildiği çağın diliyle konuşur; fakat hitap ettiği vicdan, zamanın ötesindedir. Bu nedenle metin ile yorum arasındaki mesafeyi korumak, inancın onurunu korumaktır.
Bugün yapılması gereken, kutsalı politik hesapların gölgesinden kurtarmaktır. Çünkü kutsal olan, gücün hizmetine girdiği anda anlamını kaybetmez belki, fakat yönünü şaşırır. Ve yönünü şaşıran bir inanç, insanı hakikate değil, haklı çıkma arzusuna götürür. Oysa hakikat, çoğu zaman insanın kendi konforunu sarsan bir aynadır.
Bu aynaya bakabilmek için cesaret gerekir. Kendi inancını sorgulayabilen toplumlar, onu zayıflatmaz; aksine derinleştirir. Çünkü sorgulama, inkâr değil; idrakin kapısıdır. Ve idrak, körü körüne bağlılıktan daha değerlidir. İnanç, bir kaleyi savunmak değil; bir hakikati anlamaya çalışmaktır.
Bu noktada etik ölçüler belirleyici hale gelir. Eğer bir teolojik yorum, başka insanların yaşam hakkını, onurunu veya özgürlüğünü görmezden geliyorsa; o yorumun yeniden ele alınması bir tercih değil, bir zorunluluktur. Çünkü hiçbir kutsal metin, adaletsizliği meşrulaştırmak için gönderilmemiştir. Adalet, inancın özü; merhamet ise onun dilidir.
Tarih bize şunu öğretir: Dini mutlaklaştıran değil, onu ahlaki ilkelerle dengeleyen toplumlar ayakta kalır. Aksi halde inanç, birleştirici bir köprü olmaktan çıkar, ayrıştırıcı bir duvara dönüşür. Ve duvarlar yükseldikçe, insanlık birbirinden uzaklaşır.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, yüksek sesle konuşan sloganlar değil; derinlikli bir vicdandır. Bu vicdan, yalnızca kendi acısını değil, başkasının acısını da hissedebilen bir bilinçtir. Çünkü gerçek inanç, yalnızca “ben” demeyi değil, “biz” diyebilmeyi öğretir.
Son söz yerine şunu söylemek gerekir: Teoloji, eğer insanı yüceltmiyorsa eksiktir. Eğer adaleti savunmuyorsa yarımdır. Ve eğer merhameti taşımıyorsa, sadece bir söylemden ibarettir.
Hakikate giden yol, kutsalı sahiplenmekten değil; onu anlamaya çalışmaktan geçer. Ve belki de en büyük sorumluluk, inancı savunmak değil… onu kirleten yorumlardan arındırmaktır.
