Savaş bazen bombaların sesiyle değil, sessizliğin derinliğiyle anlatılır. Çünkü en büyük yıkım, sadece yıkılan binalarda değil; duyulmayan çığlıklarda, kayda geçmeyen acılarda ve dünyanın bakmamayı tercih ettiği gerçeklerde saklıdır. Filistin topraklarında bugün yaşananlar, tam da bu sessizliğin ağır gölgesinde şekilleniyor.
Bir coğrafya düşünün…
Gökyüzü her an parçalanabilecek bir cam gibi kırılgan, toprak ise her gün biraz daha hafızasını kaybediyor. İnsanlar yalnızca yaşam mücadelesi vermiyor; aynı zamanda varlıklarını kanıtlamak zorunda bırakılıyor. Çünkü görünmeyen bir trajedi, zamanla inkâr edilmesi en kolay trajediye dönüşür.
Modern çağın en güçlü araçlarından biri olan medya, aslında gerçeği aydınlatmakla yükümlüdür. Ancak bazen ışık, seçici bir biçimde tutulur. Bazı acılar manşet olurken, bazıları dipnot bile olamaz. İşte Filistin meselesi, çoğu zaman bu karanlık boşlukta sıkışıp kalıyor. Kamera dönmediğinde, haber değeri azaldığında, insan hayatının değeri de sanki görünmez bir terazide eksiliyor.
Oysa bir annenin gözyaşı, coğrafyaya göre değişmez.
Bir çocuğun korkusu, dil bilmez.
Bir insanın yok oluşu, politik analizlerin ötesinde, evrensel bir vicdan meselesidir.
Bugün Filistin’de yaşananlar, yalnızca askeri bir çatışma olarak ele alınamaz. Bu durum, aynı zamanda bir insanlık sınavıdır. Çünkü sessiz kalmak, bazen en güçlü onay biçimidir. Görmezden gelmek, tarihin en eski suç ortaklıklarından biridir. Ve tarih, her zaman sessiz kalanları da yazar—belki daha sert bir dille.
Dünya kamuoyunun ilgisi dalgalar gibidir; gelir, çarpar ve geri çekilir. Ama o kıyıda yaşayanlar için dalga hiç bitmez. Her gün yeni bir kayıp, yeni bir yıkım ve yeni bir unutuluş demektir. Bu yüzden mesele sadece savaşın kendisi değil; savaşın nasıl hatırlandığı ve kimlerin hatırlanmadığıdır.
Belki de en acı gerçek şudur:
Bir halk, sadece fiziksel olarak değil; hafızalardan silinerek de yok edilebilir.
Bu nedenle bugün sorulması gereken soru basittir ama ağırdır:
Gerçekten ne kadar görüyoruz?
Çünkü görmek, sadece bakmak değildir.
Görmek, anlamayı; anlamak ise sorumluluk almayı gerektirir.
Eğer insanlık, kendi vicdanına hâlâ kulak verebiliyorsa, sessizliğin içindeki bu çığlığı duymak zorundadır. Aksi halde, bir gün herkes kendi sessizliğinin altında kalır.
Ve o gün geldiğinde, en çok şu cümle yankılanır:
“Biz biliyorduk… ama sustuk.”
Bir Soru, Bir Vicdan, Bir Miras: Gücün Karşısında Yükselen Genç Bir Ses
Bazen tarih, en büyük kırılmalarını saraylarda, savaş odalarında ya da diplomatik masalarda değil; tek bir cümlenin yankısında yaşar. Bir öğrencinin sesi, yıllarca süren politikaların gürültüsünü yarıp geçebilir. İşte Harvard University’de bir hukuk öğrencisinin, Antony Blinken’e yönelttiği o soru, yalnızca bir bireye değil, bir dönemin vicdanına yöneltilmişti:
“Binlerce Filistinli çocuğun ölümünü nasıl açıklıyorsunuz?”
Bu soru, retorik bir çıkış değil; bir çağın aynasıdır. Çünkü artık yeni nesil, yalnızca bilgiyle değil, ahlaki hesap sorma cesaretiyle de donanmış durumda. Diplomatik dilin arkasına saklanan ifadeler, artık genç zihinlerin keskin sorgularından kaçamıyor.
Bugünün dünyasında güç, yalnızca askeri ya da ekonomik üstünlükle ölçülmüyor. Güç; aynı zamanda hesap verebilme cesaretiyle, şeffaflıkla ve insan hayatına verilen değerle ölçülüyor. Ancak bu değerler, çoğu zaman çıkar dengelerinin gölgesinde silikleşiyor.
Filistin meselesi, uzun yıllardır uluslararası siyasetin en çetrefilli başlıklarından biri. Fakat artık mesele yalnızca sınırlar, güvenlik ya da stratejik dengeler değil. Mesele, çocukların yaşam hakkı, sivillerin korunması ve insanlığın ortak vicdanıdır. Çünkü her ölen çocuk, yalnızca bir istatistik değil; yarım kalmış bir hikâyedir.
Genç hukuk öğrencisinin sözleri bu yüzden ağırdır. Çünkü hukuk, sadece yasaların değil; adaletin dilidir. Ve eğer hukuk, güç sahiplerinin eylemlerini sorgulayamıyorsa, o zaman yalnızca bir araç haline gelir. Oysa gerçek hukuk, en güçlüye karşı bile gerçeği söyleyebilme cesaretidir.
“Soykırım sizin mirasınızdır” ifadesi ise bir ithamdan öte, bir uyarıdır. Tarih boyunca birçok lider, yaptıklarıyla değil; yapmadıklarıyla hatırlanmıştır. Sessizlikler, ihmaller ve görmezden gelinen acılar… Hepsi birer miras bırakır. Ve bu miras, çoğu zaman sözlerden daha ağırdır.
Diplomasi, çoğu zaman dengeler üzerine kurulur. Ancak bazı anlar vardır ki denge değil, duruş gerekir. İnsan hayatı söz konusu olduğunda, tarafsızlık bile bir tercihtir. Ve her tercih, bir sonuç doğurur.
Bugün dünya, yeni bir dönemin eşiğinde. Bilgi çağında büyüyen nesiller, artık yalnızca anlatılanı kabul etmiyor; sorguluyor, araştırıyor ve hesap soruyor. Bu, belki de insanlık adına en büyük umutlardan biridir. Çünkü değişim, çoğu zaman genç bir sesle başlar.
O hukuk öğrencisinin sorusu, belki anında bir cevap bulmadı. Ama asıl önemli olan cevap değil; sorunun sorulmuş olmasıdır. Çünkü bazı sorular, cevaplardan daha uzun yaşar.
Ve bir gün, tarih o soruyu tekrar hatırladığında, sadece muhatabını değil; o an sessiz kalan herkesi de yargılayacaktır.
Sonuçta mesele şudur:
Güç sahibi olmak, sorumluluktan muaf olmak değildir.
Aksine, her güç, kendi vicdanının önünde daha ağır bir yük taşır.
Ve bazen…
Bir öğrencinin sesi, bütün bir dünyanın suskunluğunu bozar.
