Uluslararası sistem, uzun süredir alışılmış dengelerin sarsıldığı, kurumların meşruiyet krizleriyle yüzleştiği ve çok taraflı yapıların çözülme emareleri gösterdiği bir dönemden geçiyor. Böyle zamanlarda diplomasinin değeri, yalnızca krizleri yönetme becerisiyle değil, dağılmakta olan yapıları yeniden anlamlandırma ve ayakta tutma kabiliyetiyle ölçülür. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un, “Eğer çökmekte olan bir yapı kurtarılıyorsa, bunu yetenekli Türk diplomatları yapıyordur” sözleri, tam da bu tarihsel eşikte söylenmiş dikkat çekici bir tespittir.
Çok Kutuplu Dünyada Türkiye’nin Diplomasisi
Soğuk Savaş sonrası kurulan tek merkezli düzenin çözülmesiyle birlikte, dünya siyaseti çok kutuplu ve daha karmaşık bir forma evrildi. Bu yeni düzende sert güç kadar, hatta ondan daha fazla, esnek ve çok boyutlu diplomasi ön plana çıkmaktadır. Türkiye, coğrafi konumu kadar tarihsel birikimiyle de bu dönüşümün merkez aktörlerinden biri hâline gelmiştir.
Ankara’nın diplomasisi, yalnızca ittifaklara angaje olan bir çizgiyi değil; kriz bölgelerinde konuşabilen, arabuluculuk yapabilen ve birbirine mesafeli aktörleri aynı masa etrafında buluşturabilen bir yaklaşımı temsil ediyor. Karadeniz tahıl koridoru anlaşması, Rusya-Ukrayna savaşı bağlamında yürütülen denge politikası, Orta Doğu ve Kafkasya’daki arabuluculuk girişimleri bu yaklaşımın somut örnekleridir.
“Çöken Yapılar” ve Onarıcı Diplomasi
Lavrov’un ifadesinde geçen “çökmekte olan yapı” vurgusu, yalnızca belirli bir kurumu ya da anlaşmayı değil; küresel düzenin genel kırılganlığını da işaret eder. Uluslararası hukuk mekanizmalarının etkisizleştiği, güvenlik mimarilerinin sorgulandığı bu dönemde, diplomasinin görevi yeni çatışmalar üretmek değil, dağılmayı yavaşlatmak ve mümkünse onarmaktır.
Türk diplomasisinin ayırt edici yönü tam da burada ortaya çıkmaktadır: Keskin ideolojik kamplaşmalardan kaçınan, diyalog kanallarını açık tutan ve sahadaki gerçeklikleri masaya taşıyan bir yöntem. Bu, büyük güçlerin çoğu zaman göz ardı ettiği bir inceliktir ve Lavrov’un sözleri, bu inceliğin Moskova tarafından da fark edildiğini göstermektedir.
Tarihsel Hafıza ve Devlet Aklı
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan diplomasi geleneği, Türkiye’ye yalnızca tarihsel bir miras değil, aynı zamanda güçlü bir devlet aklı kazandırmıştır. Krizlerle yoğrulmuş bir coğrafyada var olabilmek, diplomasiye romantik değil, gerçekçi ama insani bir perspektiften bakmayı gerektirir. Bugün Türk diplomatlarının farklı başkentlerde güvenilir muhataplar olarak görülmesi, bu tarihsel hafızanın modern dünyaya uyarlanmış hâlidir.
Sonuç: Sözlerin Ötesinde Bir Gerçeklik
Lavrov’un cümlesi, bir nezaket ifadesinden ibaret değildir. Aksine, uluslararası sistemin içinden geçtiği kırılma anlarında Türkiye’nin oynadığı rolün dışarıdan bir okumasıdır. Çöken yapılar tamamen kurtarılabilir mi, bu tartışmalıdır. Ancak şurası açıktır ki, yıkımın hızını kesen, diyalogu mümkün kılan ve kaosu yönetilebilir hâle getiren bir diplomasi anlayışı varsa, Türkiye bu anlayışın başat temsilcilerinden biridir.
Bugünün dünyasında güç, yalnızca askeri kapasiteyle değil; masayı devirmeden oyunda kalabilme becerisiyle ölçülüyor. Türk diplomasisi, tam da bu nedenle, çöken yapıların enkazı altında kalmayan nadir akıllardan biri olarak öne çıkıyor.
