Bir Halkın Kaderi: Adaletin Tek Taraflı Yazıldığı Topraklar

Bir Halkın Kaderi: Adaletin Tek Taraflı Yazıldığı Topraklar

Bazı sorular vardır; cevabı yalnızca hukuk kitaplarında değil, insanın içindeki en derin yankıda saklıdır. Filistin topraklarında yaşananlar ve buna paralel olarak tartışmaya açılan idam yasası, işte tam da böyle bir sorunun eşiğinde duruyor: Adalet, kimin için vardır?

Bugün İsrail Yurttaş Hakları Derneği tarafından İsrail Yüksek Mahkemesi’ne taşınan başvuru, yalnızca bir hukuki itiraz değil; tarihe düşülen bir nottur. Çünkü mesele, bir ceza düzenlemesinin ötesine geçmiş, bir halkın varoluş mücadelesiyle iç içe geçmiştir.

Bir devlet, kendi güvenliğini sağlama hakkına sahiptir. Bu, uluslararası hukukun tanıdığı temel bir ilkedir. Ancak bu hak, sınırsız değildir. Hele ki bu sınır, başka bir halkın yaşam hakkını, özgürlüğünü ve onurunu aşındırıyorsa… İşte o noktada hukuk, kendisini yeniden sorgulamak zorundadır.

İdam cezası, doğası gereği geri dönüşü olmayan bir karardır. Ve eğer bu karar, yalnızca belirli bir etnik ya da ulusal kimliğe yöneltiliyorsa, artık bir cezadan değil; bir ayrımcılık mekanizmasından söz edilir. Bu durum, hukukun evrenselliğini parçalar ve onu bir güç aracına dönüştürür.

Filistinliler açısından bakıldığında ise tablo daha da ağırdır. Yıllardır süregelen işgal, yerinden edilme, mülkiyet kayıpları ve sivil ölümler… Bunlar yalnızca siyasi başlıklar değildir; her biri, yarım kalmış hayatların, susturulmuş hikâyelerin adıdır. Ve bu gerçekliğin üzerine bir de idam tehdidinin eklenmesi, adalet duygusunu tamamen zedeleyen bir katman oluşturur.

Burada sorulması gereken temel soru şudur: Eğer bir hukuk sistemi, mağdur olanı değil de yalnızca güçlü olanı koruyorsa, o sistem gerçekten hukuk mudur?

Birleşmiş Milletler ve uluslararası insan hakları sözleşmeleri, sivillerin korunmasını açıkça güvence altına alır. Ancak sahada yaşananlar, çoğu zaman bu normların uygulanmadığını gösteriyor. Bu da uluslararası sistemin en büyük açmazını ortaya koyuyor: İlke var, fakat irade zayıf.

Öte yandan, sivillere yönelik şiddetin faili kim olursa olsun, bu eylemler asla meşru kabul edilemez. Eğer Filistinli sivillerin evleri yağmalanıyor, hayatları gasp ediliyorsa; bu da en az diğer ihlaller kadar ciddi bir suçtur ve aynı kararlılıkla yargılanmalıdır. Adalet, tek taraflı işletildiğinde adalet olmaktan çıkar; yalnızca bir anlatıya dönüşür.

Bu noktada İsrail Yüksek Mahkemesi’nin vereceği karar, yalnızca hukuki bir hüküm olmayacaktır. Bu karar, bir toplumun kendi vicdanıyla kurduğu ilişkinin de aynası olacaktır. Çünkü bazı kararlar vardır; yalnızca yasaları değil, insanlığın yönünü belirler.

Belki de asıl mesele şudur: Güvenlik adına neyi feda etmeye hazırız? Ve daha önemlisi, bu fedakârlığın sınırı var mı?

Tarih, bize defalarca aynı gerçeği fısıldadı: Adaletin olmadığı yerde barış kalıcı olmaz. Ve barışın olmadığı yerde, hiçbir zafer gerçek değildir.

Bugün Filistin’de yankılanan ses, yalnızca bir halkın çığlığı değil; insanlığın ortak vicdanına yöneltilmiş bir sorudur. Bu soruya verilecek cevap, mahkeme salonlarında yazılabilir. Ama asıl hüküm, insan kalbinde verilecektir.

Çünkü hukuk, ancak vicdanla beslendiğinde adalet olur. Aksi halde, sadece kurallar bütünü olarak kalır… ve kurallar, acıyı dindirmeye yetmez.

 Şunu da net söylemek gerekir: Sivillere yönelik her türlü şiddet —faili kim olursa olsun— meşru değildir. Bir halkın acısı, başka bir halkın acısını meşrulaştırmaz. Eğer bir yerde sivil Yahudiler tarafından Filistinlilere yönelik suçlar işleniyorsa, bu da aynı şekilde soruşturulmalı, yargılanmalı ve cezalandırılmalıdır. Aksi halde ortaya çıkan şey adalet değil, seçici körlüktür.

Filistinliler açısından bakıldığında ise tablo daha da ağırdır. Yıllardır süregelen işgal, yerinden edilme, mülkiyet kayıpları ve sivil ölümler… Bunlar yalnızca siyasi başlıklar değildir; her biri, yarım kalmış hayatların, susturulmuş hikâyelerin adıdır. Ve bu gerçekliğin üzerine bir de idam tehdidinin eklenmesi, adalet duygusunu tamamen zedeleyen bir katman oluşturur.

Burada sorulması gereken temel soru şudur: Eğer bir hukuk sistemi, mağdur olanı değil de yalnızca güçlü olanı koruyorsa, o sistem gerçekten hukuk mudur?

Birleşmiş Milletler ve uluslararası insan hakları sözleşmeleri, sivillerin korunmasını açıkça güvence altına alır. Ancak sahada yaşananlar, çoğu zaman bu normların uygulanmadığını gösteriyor. Bu da uluslararası sistemin en büyük açmazını ortaya koyuyor: İlke var, fakat irade zayıf.

Yorum Gönder

Daha yeni Daha eski