Sabah Ezanına Kadar

 


Sabah Ezanına Kadar

Gecenin tam ortasında uyandı adam…
Sanki görünmeyen bir el dokunmuştu ruhuna.
Odanın içi sessizdi ama içi kalabalık.
Duvar saatinin tik takları,
geçmişten kalan kırık hatıraları sayıyordu adeta.

Pencerenin ardından sızan solgun ay ışığı
masanın üstüne düşerken,
yarım kalmış cümleler gibi dağılıyordu gölgeye.
Bir bardak su içti ağır ağır.
Boğazından geçen şey yalnız su değildi;
suskunluktu, özlemdi, yılların yorgunluğuydu.

İnsan bazen neden uyandığını bilmez.
Ne bir ses vardır dışarıda
ne de kapıyı çalan biri…
Ama ruh,
içinde büyüyen sessizliği artık taşıyamaz olur.
İşte öyle bir vakitti.

Şehir susmuştu.
Arabalar yoktu, insanlar yoktu,
gündüzün sahte telaşı çekilmişti ortadan.
Ve insan ilk kez
kendi kalbinin sesini duyabiliyordu.

Bir sandalyeye oturdu sonra.
Başını ellerinin arasına aldı.
Düşündü…
Belki yıllardır ilk kez gerçekten düşündü.

Gidenleri düşündü.
Bir daha dönmeyecek olanları…
Bir mesajı yarım bırakanları,
“Sonra konuşuruz” deyip kaybolanları.
Bir mezar taşının başında sessiz kalan duaları düşündü.
Bir annenin titreyen ellerini…
Bir babanın içine attığı yorgunluğu…

Ve en çok da
kendini düşündü.

İçinde büyüttüğü kırgınlıkları fark etti o gece.
Kimseye anlatamadığı şeyleri…
Gülümseyerek sakladığı yaralarını…
Kalabalıkların ortasında bile neden yalnız hissettiğini…

Bazı geceler vardır;
insan kendi ruhuna yabancı gibi bakar.
Sanki beden başka yerde,
kalp başka bir âlemde yaşar.

Camı açtı sonra.
Gece serinliği yüzüne vurdu.
Uzaklardan bir köpek havladı.
Bir yaprak düştü kaldırıma.
Ve gökyüzü…
Gökyüzü her zamanki gibi sonsuzdu.

Başını kaldırıp yıldızlara baktı.
Bir an düşündü:
“Bu kadar büyük bir evrende
neden insanın kalbi bu kadar ağır olabilir?”

Cevap gelmedi.

Zaten bazı soruların cevabı olmaz.
Sadece geceye bırakılır.

Mutfaktan hafif bir çay kokusu yükseldi sonra.
Kaynayan suyun sesi
gecenin sessizliğine karıştı.
Bir bardak çay doldurdu kendine.
İnce belli camın içindeki sıcaklık,
üşüyen ruhuna yetmiyordu ama
yine de iyi geliyordu biraz.

Saat ilerledikçe
gece derinleşti.

İnsanların en çok sustuğu vakitlerdir o saatler.
Ve Allah’ın,
kulunun kalbine en yakın olduğu anlar belki de…

Birden geçmiş açıldı zihninde.
Çocukluğu geçti gözlerinin önünden.
Koştuğu sokaklar…
Annesinin sesi…
Bayram sabahları…
Eski bir radyodan yükselen şarkılar…
Artık geri dönmeyecek zamanlar…

İnsan büyüdükçe
bir şeyler eksiliyor içinde.
Bunu o gece anladı.

Eskiden her şey daha kolaydı sanki.
İnanmak…
Sevinmek…
Affetmek…
Beklemek…

Şimdi ise herkes yorgundu.
Herkes biraz kırılmış,
biraz eksilmişti.

Perde hafifçe sallandı rüzgârla.
O an derin bir nefes aldı adam.
İçinden sessizce dua etti.

Kimse duymadı o duayı.
Ama gökyüzü duydu.
Gece duydu.
Ve belki melekler,
o kırık kalbin içinden geçenleri bir bir yazdı.

“Allah’ım…” dedi içinden,
“İçimde taşıdığım ağırlığı hafiflet.
Kalbimi affetmeyi bilenlerden eyle.
Beni kendime düşman etme.
Kaybettiklerimin yerine sabır ver.
Ve eğer mümkünse…
biraz huzur…”

Saatler geçti.

Gecenin karanlığı artık eskisi kadar sert değildi.
Ufukta belli belirsiz bir açıklık doğuyordu.
Sanki dünya yeniden nefes alıyordu.

Sonra…

Uzaklardan bir ezan yükseldi.

Sabah ezanı…

O ilk “Allahu Ekber” sesi
gecenin bütün yükünü yarıp geçti.
Adam sustu.

Çünkü bazı sesler
insanın içine dokunur.
Bazı çağrılar
yalnız kulağa değil, ruha yapılır.

Ve o an anladı;
gece boyunca taşıdığı bütün o hüzün,
aslında Rabbine çıkan görünmez bir yolmuş.

Seccadeyi serdi yavaşça.
Diz çöktü.
Başını secdeye koyduğunda
ilk kez gerçekten dinlendiğini hissetti.

Çünkü insan bazen
uyuyarak değil,
yalvararak dinlenir.

Sabahın ilk ışıkları perdeye vururken
şehir yeniden uyanıyordu.
Ama onun içinde başka bir şey olmuştu.

Sanki kalbinin içindeki fırtına
yerini sessiz bir denize bırakmıştı.

Ve gece boyunca kendisini boğan düşünceler,
ezanın ardından
birer birer göğe karışmıştı.

Çünkü her karanlık gece,
içinde bir sabah saklar.

Ve insan,
en çok kimsenin olmadığı vakitlerde
Allah’a yakın olduğunu anlar.

Yorum Gönder

0 Yorumlar