Sessiz Güç ve İnce Denge: Çin–İsrail Diplomatik İlişkileri
Uluslararası ilişkiler bazen yüksek sesle değil, sessiz ama kararlı adımlarla şekillenir. Çin ile İsrail arasındaki diplomatik ilişki de tam olarak böyle bir zeminde ilerler: görünürde sınırlı, derinde ise hesaplı ve çok katmanlı bir temas alanı.
Tarihten Günümüze Temkinli Yakınlaşma
Çin ile İsrail, diplomatik ilişkilerini 1992 yılında resmen tesis etti. Bu tarih, Soğuk Savaş’ın ardından Çin’in küresel sistemle daha görünür bir entegrasyon sürecine girdiği döneme denk gelir. İsrail ise bu süreçte, Çin açısından ideolojik değil teknolojik ve ekonomik bir aktör olarak öne çıktı.
Ancak Çin, uzun yıllar boyunca Filistin meselesinde Arap dünyasına yakın bir duruş sergiledi. Bu nedenle İsrail ile ilişkiler, Batı ülkelerindeki gibi hızlı ve derin bir ittifak düzeyine taşınmadı. Pekin, başından itibaren denge siyasetini tercih etti.
Ekonomi ve Teknoloji: İlişkilerin Görünmeyen Omurgası
Çin–İsrail ilişkilerinin en güçlü ayağını ekonomi ve teknoloji oluşturur. İsrail’in ileri teknoloji, yapay zekâ, tarım teknolojileri ve savunma dışı inovasyon alanlarındaki birikimi; Çin’in üretim kapasitesi ve küresel pazar ağıyla doğal bir tamamlayıcılık yaratmıştır.
Bir dönem Çinli şirketlerin İsrail limanları, altyapı projeleri ve start-up ekosistemine artan ilgisi dikkat çekmişti. Ancak bu yakınlaşma, ABD’nin baskıları nedeniyle sınırlanmak zorunda kaldı. Özellikle savunma ve kritik altyapı alanlarında Çin–İsrail iş birlikleri Washington tarafından yakından izlenmekte ve zaman zaman engellenmektedir.
Jeopolitik Fay Hatları ve Gazze Gölgesi
Son yıllarda Orta Doğu’da derinleşen krizler, Çin’in İsrail ile ilişkilerinde daha belirgin bir mesafe oluşturmuştur. Gazze savaşı sonrası Çin, söylem düzeyinde Filistin yanlısı, ateşkes çağrıları yapan ve İsrail’i dolaylı biçimde eleştiren bir çizgiye yönelmiştir.
Bu tavır, Çin’in:
- Küresel Güney’deki imajını güçlendirme,
- Arap ve Müslüman ülkelerle ilişkilerini koruma,
- ABD’den farklı bir “ahlaki diplomasi” dili kurma
hedefleriyle uyumludur.
Buna karşın Pekin, İsrail ile diplomatik ilişkileri koparmamış; büyükelçilikler, ticari temaslar ve sınırlı iş birlikleri devam etmiştir. Çin için mesele, taraf olmak değil, alan açmaktır.
Çin’in Büyük Stratejisi: Arabulucu Güç Olma İddiası
Çin, son yıllarda Suudi Arabistan–İran yakınlaşmasında oynadığı rolle Orta Doğu’da arabulucu güç olma iddiasını açıkça ortaya koydu. İsrail–Filistin meselesinde de benzer bir rol arayışı söz konusudur.
Ancak bu dosya, son derece kırılgan ve Batı’nın doğrudan müdahil olduğu bir alandır. Bu nedenle Çin, İsrail ile ilişkilerinde:
- Sert kopuşlardan kaçınan,
- Açık ittifak kurmayan,
- Söylemde eleştirel ama pratikte temkinli
bir diplomasi yürütmektedir.
Sonuç: Kopuş Değil, Kontrollü Mesafe
Bugün gelinen noktada Çin–İsrail ilişkileri ne bir stratejik ittifak ne de açık bir düşmanlık zemini üzerindedir. Bu ilişki, kontrollü mesafe ve çok taraflı denge üzerine inşa edilmiştir.
Çin, İsrail’i tamamen karşısına almanın küresel maliyetini bilirken; İsrail de Çin’i kaybetmenin ekonomik ve diplomatik sonuçlarının farkındadır. Bu nedenle iki ülke arasındaki ilişki, yüksek sesli manşetlerden çok, diplomatik satır aralarında okunmalıdır.
Ve belki de bu ilişkiyi en iyi özetleyen cümle şudur:
Çin için İsrail bir cephe değil, dikkatle yürünmesi gereken bir eşiktir.
