Kuzey West Bank’ta hayat, ikinci yılına giren askeri operasyonların gölgesinde akmaya çalışıyor. Ancak bu gölge, yalnızca kontrol noktalarına, yıkılmış yollara ya da kapatılmış mahallelere düşmüyor; aynı zamanda kadınların bedenine, anneliğe ve temel sağlık haklarına da uzanıyor. Filistinli kadınlar, üreme sağlığı hizmetlerine erişimde her geçen gün daha büyük engellerle karşılaşıyor.
Sağlık Merkezlerine Ulaşamayan Hayatlar
Süregelen askeri hareketlilik, sıkı kontrol noktaları ve ani baskınlar; hamile kadınların hastanelere zamanında ulaşmasını zorlaştırıyor. Ambulansların geçişinin gecikmesi ya da tamamen engellenmesi, riskli gebeliklerde hayati sonuçlar doğurabiliyor. Bazı bölgelerde klinikler geçici olarak kapanırken, sağlık personelinin hareket alanı da ciddi şekilde kısıtlanmış durumda.
Bu koşullar altında doğum öncesi kontroller aksıyor, yüksek riskli gebelikler takip edilemiyor ve acil obstetrik müdahaleler gecikiyor. Sağlık sisteminin kırılgan yapısı, güvenlik odaklı uygulamalar nedeniyle daha da zayıflıyor.
İlaç ve Tıbbi Malzeme Kıtlığı
Üreme sağlığı yalnızca doğumla sınırlı değil. Doğum kontrol yöntemleri, gebelik takibi için gerekli ekipmanlar, anemi ve enfeksiyon tedavileri için ilaçlar; tümü düzenli bir tedarik zincirine bağlı. Ancak operasyonların uzaması, lojistik akışta ciddi kesintilere yol açıyor. Özellikle kırsal ve mülteci kamplarına yakın bölgelerde yaşayan kadınlar, temel hizmetlere erişimde daha büyük zorluklar yaşıyor.
Bu tablo, uzun vadede anne ve bebek ölümlerinde artış riskini beraberinde getiriyor. Uluslararası sağlık kuruluşları, üreme sağlığının kriz dönemlerinde “ikincil” değil, öncelikli bir alan olarak görülmesi gerektiğini vurguluyor.
Psikolojik Yük ve Belirsizlik
Sürekli baskı altında yaşamak, yalnızca fiziksel değil psikolojik bir yıpranmaya da neden oluyor. Hamilelik sürecinin doğal kaygıları, çatışma ortamında katlanarak artıyor. Gece baskınları, ani çatışmalar ve belirsizlik duygusu; anne adaylarının stres seviyesini yükseltiyor. Tıbbi araştırmalar, yüksek stresin hem anne sağlığı hem de fetal gelişim üzerinde olumsuz etkiler yaratabileceğini ortaya koyuyor.
Kadınlar bir yandan günlük hayatın yükünü taşırken, diğer yandan doğacak çocuklarının güvenliğinden endişe ediyor. Bu durum, toplumsal yapının en temel birimi olan aileyi doğrudan etkiliyor.
Uluslararası Hukuk ve Sağlık Hakkı
Uluslararası insancıl hukuk, çatışma durumlarında sivillerin ve sağlık altyapısının korunmasını öngörür. Üreme sağlığı hizmetlerine kesintisiz erişim, temel bir insan hakkı olarak kabul edilir. Ancak sahadaki gerçeklik, bu normlarla her zaman örtüşmüyor.
İnsan hakları savunucuları ve sağlık örgütleri, sağlık hizmetlerinin tarafsızlığının korunması ve ambulans geçişlerinin güvence altına alınması çağrısında bulunuyor. Özellikle doğum ve acil obstetrik müdahaleler söz konusu olduğunda zaman, doğrudan yaşamla eş anlamlıdır.
Geleceğin Eşiğinde
Kuzey Batı Şeria’daki Filistinli kadınlar için üreme sağlığı, yalnızca bir tıbbi mesele değil; varoluşsal bir mücadeleye dönüşmüş durumda. Her kontrol noktası, her geciken ambulans, her eksik ilaç; bir hayatın kaderini belirleyebiliyor.
Savaşın gölgesinde bile yaşam ısrarla sürüyor. Ancak bu yaşamın sağlıklı, güvenli ve onurlu bir şekilde devam edebilmesi; sağlık hizmetlerine engelsiz erişimin sağlanmasına bağlı. Çatışmaların ortasında dahi, bir annenin hastaneye ulaşma hakkı tartışmaya açık olmamalı.
İkinci yılına giren askeri operasyonların ortasında, asıl soru şu: Silahların gölgesinde doğan çocuklara, güvenli bir başlangıç sunmak mümkün olacak mı?

