“Önleyici Savaşın Gölgesinde: ‘Biz Vurmasaydık’ Söyleminin İnandırıcılık Sınavı”

“Önleyici Savaşın Gölgesinde: ‘Biz Vurmasaydık’ Söyleminin İnandırıcılık Sınavı”

 


Dünya sahnesinde bazı cümleler vardır; söylenir söylenmez yalnızca kulaklara değil, tarihin vicdanına da çarpar. “Biz vurmasaydık, onlar vuracaktı…” ifadesi, işte tam da bu türden bir cümledir. Beyaz Saray sözcüsünün İsrail ve İran gerilimi bağlamında dile getirdiği bu savunma, yalnızca bir açıklama değil; aynı zamanda modern jeopolitiğin en tartışmalı reflekslerinden birinin yeniden sahneye konulmasıdır.

Bu söylem, uluslararası ilişkiler literatüründe “önleyici saldırı” olarak bilinen doktrinin güncel bir yankısıdır. Ancak sorun şurada başlar: Tehdit gerçekten ne kadar yakındı? Ne kadar somuttu? Ve daha da önemlisi, bu tehdidin gerçekliği kim tarafından, hangi ölçütlerle teyit edildi?

Tarih, bu tür gerekçelerin gölgesinde alınmış kararlarla doludur. Irak Savaşı sırasında da benzer bir argüman dünyaya sunulmuştu. Kitle imha silahları iddiası, “önleyici güvenlik” perdesi altında sunulmuş, fakat sonrasında bu iddiaların temelsizliği uluslararası kamuoyunun hafızasında derin bir güvensizlik yarası açmıştı. Bugün aynı retoriğin yeniden dolaşıma girmesi, ister istemez o eski soruyu yeniden doğuruyor: Gerçekten bir savunma mı, yoksa önceden yazılmış bir senaryonun meşrulaştırılması mı?

Uluslararası hukuk açısından bakıldığında mesele daha da karmaşık hale gelir. Birleşmiş Milletler Şartı, açık bir saldırı olmadan güç kullanımını büyük ölçüde sınırlar. “Önleyici saldırı” kavramı ise bu çerçevenin gri alanlarında dolaşır. Çünkü henüz gerçekleşmemiş bir eyleme karşı yapılan saldırının meşruiyeti, çoğu zaman yorumlara, istihbarat raporlarına ve siyasi niyetlere bağlıdır. Bu da hukuku, güçlünün yorumuna açık hale getirir.

Burada asıl sorgulanması gereken şey yalnızca bir açıklamanın doğruluğu değil; bu açıklamanın hangi zihniyetin ürünü olduğudur. Çünkü “biz yapmasaydık onlar yapacaktı” söylemi, korku ile güç arasındaki ince çizgide doğar. Bu çizgi çoğu zaman gerçek tehdit ile algılanan tehdit arasındaki farkı silikleştirir. Ve tam da bu noktada kamuoyunun güveni sarsılır.

ABD için mesele yalnızca bir askeri operasyonun gerekçelendirilmesi değildir; aynı zamanda küresel liderlik iddiasının da sınandığı bir andır. Zira liderlik, yalnızca güç kullanabilme kapasitesiyle değil, o gücü ne zaman ve nasıl kullanacağını bilmekle ölçülür. Eğer gerekçeler ikna edici değilse, en güçlü argümanlar bile birer şüphe gölgesine dönüşür.

Öte yandan İran cephesinden bakıldığında, bu tür açıklamalar bir tehdit algısını daha da derinleştirir. Böylece bir kısır döngü başlar: Taraflar birbirlerini potansiyel saldırgan olarak görür, bu algı yeni hamleleri tetikler ve her hamle, bir sonrakinin gerekçesi haline gelir. Güvenlik, ironik bir şekilde güvensizliğin üreticisi olur.

Bu noktada şu soruyu sormak kaçınılmazdır: Gerçekten kim kimi tehdit ediyor, yoksa tehdit algısı mı yeni gerçekliği inşa ediyor?

Dünya kamuoyu artık yalnızca söylenenlere değil, söylenmeyenlere de dikkat kesiliyor. Çünkü modern çağın en büyük krizi belki de bilgi eksikliği değil; bilgiye duyulan güvenin aşınmasıdır. Açıklamalar çoğaldıkça, ikna gücü azalıyor. Sözcükler sıklaştıkça, anlam seyrekleşiyor.

Sonuç olarak, “biz vurmasaydık onlar vuracaktı” cümlesi, ilk bakışta bir savunma refleksi gibi görünse de derinlerde daha büyük bir sorunun işaretidir: Gücün, meşruiyetle olan gerilimli ilişkisi. Ve bu ilişki çözülmeden, hiçbir açıklama tam anlamıyla inandırıcı olmayacaktır.

Belki de asıl mesele şudur:
Dünya artık güç gösterilerini değil, güven inşa eden cümleleri duymak istiyor. Ancak o cümleler henüz kurulmuş değil.

Yorum Gönder

Daha yeni Daha eski