Gazze ve Lübnan’da Yıkım Derinleşiyor: İsrail Saldırıları Sürerken İslam İşbirliği Teşkilatı Neden Sessiz?

Ortadoğu’nun ufkunda, duman yalnızca yıkılan binalardan değil; aynı zamanda geciken vicdanlardan yükseliyor. İsrail ile Lübnan arasındaki gerilim, artık yalnızca sınır hattında değil; şehirlerin kalbinde, insanların hayatlarında yankılanıyor. Ve bu yankı, İslam İşbirliği Teşkilatı gibi yapıların sessizliğiyle daha da ağır bir anlam kazanıyor.

Sessizliğin Ağırlığı

Bugün sorulması gereken soru basit ama yakıcı: Daha ne olmalı?

Gazze’de yıllardır süren yıkım, artık bir “alışılmış trajedi”ye dönüştürülmüş durumda. Şimdi ise aynı gölgenin Lübnan semalarına düşmesi, bölgesel bir felaketin eşiğinde olduğumuzu gösteriyor. Bombalar yalnızca betonları değil; hukuku, insan haklarını ve uluslararası sistemin iddiasını da yerle bir ediyor.

Ama en sarsıcı olan, bu yıkımın kendisinden çok, ona eşlik eden sessizliktir.

İslam İşbirliği Teşkilatı, kuruluş amacında Müslüman toplumların haklarını korumayı ve ortak bir duruş sergilemeyi vadeder. Ancak bugün, bu vaat ile gerçeklik arasında derin bir uçurum olduğu inkâr edilemez. Toplantılar, bildiriler ve diplomatik cümleler; enkaz altındaki bir çocuğun sessiz çığlığına cevap olamıyor.

Bölgesel Gerilimden Küresel Krize

İsrail’in güvenlik politikaları çerçevesinde attığı adımlar, özellikle Hizbullah ile yaşanan gerilim üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Ancak bu durum, sivil alanların hedef alınması ve şehirlerin harabeye dönmesi gerçeğini değiştirmiyor.

Lübnan’ın kırılgan yapısı düşünüldüğünde, bu tür saldırıların etkisi yalnızca askeri değil; ekonomik, sosyal ve insani boyutlarıyla da yıkıcıdır. Zaten derin bir krizle boğuşan ülke, şimdi bir de yeni bir yıkım dalgasının altında eziliyor.

Bu noktada mesele artık iki aktör arasındaki bir çatışma olmaktan çıkıyor. Bu, uluslararası sistemin sınandığı bir eşiktir.

Beklenen Ne?

Bugün birçok insanın zihninde aynı soru dolaşıyor: Daha fazla ölüm mü? Daha büyük bir felaket mi? Yoksa tüm bölgeyi içine çekecek bir savaş mı?

Uluslararası toplumun refleksleri, çoğu zaman “gecikmeli adalet” üretir. Ancak geciken adaletin, çoğu zaman adalet olmadığını tarih defalarca göstermiştir. Birleşmiş Milletler gibi kurumlar, çağrılar yapar; kınamalar yayınlar. Fakat sahadaki gerçeklik değişmediği sürece bu sözler, yankısız bir boşlukta kaybolur.

Vicdanın Sınavı

Bu süreç, yalnızca devletlerin değil; insanlığın da sınavıdır. Medyanın dili, siyasetin tonu ve toplumların tepkisi; hepsi bu sınavın bir parçasıdır.

Eğer bir trajedi, tekrarlandıkça sıradanlaşıyorsa, burada yalnızca saldırganın değil; seyredenin de sorumluluğu vardır. Çünkü sessizlik, çoğu zaman en güçlü onaydır.

Sonuç: Kırılma Noktası

Bugün gelinen noktada, Gazze ve Lübnan yalnızca coğrafi isimler değil; insanlığın vicdan haritasındaki kırmızı çizgilerdir.

Eğer bu çizgiler birer birer silinirse, geriye yalnızca güçlünün hukukunun yazıldığı bir dünya kalır.

Belki de artık beklenen şey, yeni bir felaket değil; eski alışkanlıkların terk edilmesidir.
Belki de mesele, kimin haklı olduğundan önce, kimin insan kaldığıdır.

Ve belki de en ağır soru hâlâ cevapsızdır:
Daha kaç şehir yıkılmalı ki, dünya nihayet ayağa kalksın?

Yorum Gönder

Daha yeni Daha eski