Bu soru, siyasal tarihin en ağır ve en kadim yarasına dokunur.
Bir rejim, halkın rızasını yitirdiğinde çoğu zaman meşruiyetini sandıktan değil, zor aygıtlarından devşirmeye yönelir. Çünkü seçim, belirsizliktir; baskı ise kontrol yanılsaması.
Güçle ayakta kalan iktidarlar genellikle üç temel korkuyla hareket eder:
Birincisi, hesap verme korkusu.
Uzun yıllar boyunca biriken hatalar, yolsuzluklar ve adaletsizlikler serbest bir seçimde yalnızca iktidarın değil, onu taşıyan tüm yapının sorgulanmasına yol açar. Bu nedenle sandık, onlar için bir çözüm değil, bir tehdit olarak görülür.
İkincisi, çözülme korkusu.
Otoriter rejimler çoğu zaman tek bir liderden ibaret değildir; güvenlik aygıtları, ekonomik çıkar çevreleri ve ideolojik yapılarla örülmüş bir bloktur. Seçim kaybı, bu bloğun dağılması anlamına gelir. Bu yüzden iktidarı bırakmak, yalnızca koltuktan kalkmak değil, tüm düzenin çökmesi demektir.
Üçüncüsü, halkın bilinçlenmesinden duyulan korku.
Baskı, halkı susturur; ama ikna etmez. İnternet kesintileri, medya sansürü ve sert güvenlik önlemleri, gerçeği değiştirmek için değil, gerçeğin görülmesini geciktirmek için uygulanır. Çünkü bilinçlenen bir toplum, korkudan değil, iradeden konuşur.
Sorunuzun özündeki ahlaki cevap ise nettir:
Evet, halkın istemediği bir yönetim, meşruiyetini korumak istiyorsa çekilmeli ve kararı halka bırakmalıdır. Bu, demokratik siyasetin asgari şartıdır. Ancak tarih bize şunu öğretir:
Gücü zorla tutanlar, çoğu zaman onu sandıkla kaybedeceklerini bildikleri için baskıyı seçerler.
Ne var ki baskı, zamanı durdurmaz.
Sadece bedelini ağırlaştırır.
Bugün susturulan bir toplum, yarın daha gür bir sesle konuşur.
Çünkü iktidar zorla alınabilir,
ama kalıcı olan yalnızca rızadır.