Direnişi Silahsızlandırdıktan Sonra: İçinde Büyüyen Tehlike

Direnişi Silahsızlandırdıktan Sonra: İçinde Büyüyen Tehlike

Tarih, yalnızca yaşananları değil; yaşanması muhtemel olanları da fısıldayan bir hafızadır. Bu hafızanın satır aralarında tekrar eden bir gerçek vardır: Bir toplum önce savunmasız bırakılır, ardından kaderi başkalarının merhametine teslim edilir. Bugün “direnişi silahsızlandırma” söylemi etrafında şekillenen tartışmalar, özellikle Müslüman coğrafyalar açısından bu tarihsel hafızayı yeniden ve yüksek sesle hatırlatmaktadır.

Silahsızlandırma, yüzeyde barış ve güvenlik vaadi taşıyan masum bir kavram gibi sunulur. Ancak güç dengelerinin adaletsiz olduğu coğrafyalarda bu kavram, çoğu zaman tek taraflı bir zayıflatma stratejisine dönüşür. Direnişin yalnızca silahla değil; iradeyle, toplumsal dayanışmayla ve kolektif hafızayla var olduğu gerçeği bilinmesine rağmen, ilk hedef her zaman savunma refleksi olur. Çünkü savunmasız bırakılan toplum, itiraz edemez; itiraz edemeyen toplum ise şekillendirilmeye açıktır.

Müslüman toplumların yakın tarihinde bu örnekler acı bir berraklıkla ortadadır. Filistin’den Arakan’a, Bosna’dan Irak’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada benzer senaryolar sahnelenmiştir. Önce “silahlar sussun” denmiş, ardından adalet susmuş; güvenlik vaat edilmiş, fakat onur korunamamıştır. Direniş bastırıldığında şiddetin sona ereceği iddia edilmiş, oysa asıl şiddet çoğu zaman bu sessizliğin ardından başlamıştır.

Silahsızlandırma sonrası süreçte yaşananlar genellikle üç aşamada ilerler:
Birincisi, toplumsal iradenin kriminalize edilmesi.
İkincisi, kimlik ve inanç üzerinden baskının normalleştirilmesi.
Üçüncüsü ise kültürel ve demografik dönüşümün “yeni düzen” adı altında dayatılması.

Bu aşamalar, yalnızca fiziksel varlığı değil; hafızayı, dili, inancı ve geleceği hedef alır. Müslümanlar için mesele bu noktada yalnızca güvenlik değil, varoluşsal bir sınava dönüşür.

Burada asıl sorulması gereken soru şudur: Direniş silahsızlandırıldığında, adalet kim tarafından ve kimin için sağlanacaktır? Uluslararası hukuk, güçlünün hukukuna dönüştüğünde; insan hakları söylemi seçici bir dile büründüğünde; mazlumdan sürekli fedakârlık beklenirken zalimden yalnızca “itidal” istendiğinde, silahsızlandırma barış değil, kontrol üretir.

Gelecek, silahların susmasıyla değil; adaletin konuşmasıyla güvenli hale gelir. Müslüman toplumların bugün karşı karşıya olduğu tehdit, yalnızca askeri değil; siyasi, kültürel ve ahlakidir. Direnişi bütünüyle şeytanlaştıran her yaklaşım, bu toplumları korumasız bırakırken, baskının önünü açmaktadır.

Tarih bir kez daha uyarıyor: Savunma hakkı elinden alınanların hikâyesi, çoğu zaman başkaları tarafından yazılır. Ve o hikâyelerde adalet, nadiren kazanan tarafta yer alır.

Elbette. Aşağıda, saygılı, resmi ve lirik bir üslupla kaleme alınmış makaleyi sunuyorum:


Yıkım Üzerine İnşa: Davos’ta Tanıtılan “Yeni Gazze” Planının Ardındaki Hakikat

Bazı planlar vardır; kâğıt üzerinde umut, sahada ise derin bir sessizlik taşır. Bombardımanlarla yerle bir edilen Gazze için hazırlanan ve “Yeni Gazze” adıyla Davos’ta tanıtılan plan da tam olarak bu çelişkinin merkezinde durmaktadır. Dünya elitlerinin ağırlandığı salonlarda sunulan bu vizyon, enkazın henüz soğumadığı bir coğrafya adına konuşurken, asıl soruyu cevapsız bırakmaktadır: Yıkımın mimarları, yeniden inşanın ahlaki meşruiyetini nasıl üstlenebilir?

Gazze bugün yalnızca fiziksel olarak değil; hukuken, vicdanen ve insani olarak da ağır bir tahribatın altındadır. Hastanelerin hedef alındığı, altyapının bilinçli şekilde yok edildiği, sivillerin sistematik biçimde yerinden edildiği bir sürecin ardından “Yeni Gazze” söylemiyle sahneye çıkmak, yeniden inşadan çok yeniden tasarıma işaret etmektedir. Bu tasarım, halkın iradesini değil; küresel güç dengelerini merkeze alan bir mühendislik anlayışını yansıtmaktadır.

Davos’ta tanıtılan planın dili dikkat çekicidir: Güvenlik, sürdürülebilirlik, ekonomik entegrasyon ve modern şehircilik. Ancak bu kavramların hiçbiri, Gazze halkının yaşadığı travmayı, kayıpları ve adalet talebini gerçekten karşılamamaktadır. Çünkü şehirler betonla değil, hafızayla ayakta durur. Hafızası yok sayılan bir yeniden inşa, ilerleme değil; silinme riskini taşır.

Bu noktada “Yeni Gazze” planı, klasik bir kriz sonrası kalkınma projesinden ziyade, savaşın sonuçlarını normalleştiren bir çerçeve sunmaktadır. Önce yık, sonra yönet; önce sustur, sonra şekillendir. Direnişin, siyasi öznenin ve toplumsal iradenin devre dışı bırakıldığı bir Gazze tasavvuru, barış değil; kontrol üretir. Davos kürsülerinde çizilen bu gelecek vizyonu, Gazze’yi bir halkın yurdu olmaktan çıkarıp, uluslararası projelerin nesnesine dönüştürme riski taşımaktadır.

Daha da önemlisi, bu planın tanıtım zamanı ve zemini semboliktir. Küresel ekonomik düzenin kalbinin attığı Davos’ta, savaşın mağdurlarının yokluğunda konuşulan bir “Yeni Gazze”, adaletin değil, güçlünün perspektifini yansıtır. Oysa gerçek bir yeniden inşa, ancak yıkımın sorumluluğu kabul edildiğinde ve mağdurlar sürecin asli öznesi olduğunda mümkündür.

Gazze için ihtiyaç duyulan şey, parlak sunumlar ve maket şehirler değildir. İhtiyaç duyulan şey; ateşkesin kalıcı hale gelmesi, uluslararası hukukun işletilmesi, savaş suçlarının hesap vermesi ve Gazze halkının kendi geleceği hakkında söz sahibi olmasıdır. Aksi halde “Yeni Gazze”, eski acıların üzerine çekilmiş yeni bir örtüden ibaret kalacaktır.

Tarih bize şunu öğretmiştir: Enkaz üzerine kurulan planlar, adaletle beslenmiyorsa uzun ömürlü olmaz. Gazze’nin geleceği, Davos salonlarında değil; Gazze sokaklarında, Gazze halkının iradesinde şekillenmelidir. Çünkü gerçek yeniden inşa, önce vicdanla başlar.

Yorum Gönder

Daha yeni Daha eski