İşgal altındaki Batı Şeria’nın güneyinde yer alan El-Halil (Hebron), tarihin ağır gölgesini bir kez daha omuzlarında taşıyor. İsrail güçlerinin bölgede uygulamaya koyduğu sıkı kuşatma, yalnızca sokakları değil, hayatın damarlarını da kesmiş durumda. Mahalleler birbirinden koparılıyor, yollar mühürleniyor, gündelik yaşam askeri kontrol noktalarının soğuk iradesine teslim ediliyor.
Yaklaşık yirmi yıl aradan sonra ilk kez zırhlı askeri araçların Güney El-Halil’e girişi, sıradan bir güvenlik hamlesi olmanın ötesinde, sembolik bir kırılmayı temsil ediyor. Bu araçlar yalnızca asfalt üzerinde ilerlemiyor; hafızaların üzerinden, geçmiş travmaların ve bastırılmış korkuların içinden geçiyor. Bölge halkı için bu görüntü, tarihin geri dönmesi değil, hiç gitmediğinin ilanı niteliğinde.
Kuşatma, kolektif bir cezalandırma pratiği olarak tüm mahalleleri hedef alıyor. Sağlık hizmetlerine erişim zorlaşıyor, öğrenciler okullarına ulaşamıyor, ticaret neredeyse tamamen durma noktasına geliyor. Mekânsal izolasyon, toplumsal bir boğulmaya dönüşüyor. Sessizlik burada bir sükûnet değil; baskının en görünmez ama en ağır biçimi.
Uluslararası hukuk, işgal altındaki topraklarda sivillerin korunmasını açıkça hükme bağlamışken, sahadaki gerçeklik bu ilkelerle derin bir çelişki içinde. Zırhlı araçların varlığı, güvenliği tesis etmekten çok, gücü tahkim etmeye yönelik bir mesaj taşıyor. Bu mesajın muhatabı yalnızca Filistinliler değil; aynı zamanda suskun kalan küresel vicdan.
Muhammad Elwan’ın sahadan aktardığı bu tablo, tekil bir olaydan ziyade uzun soluklu bir politikanın yeni bir perdesi olarak okunmalı. Güney El-Halil’de yaşananlar, Batı Şeria’nın geleceğine dair daha geniş bir soruyu da beraberinde getiriyor: Sürekli genişleyen askeri kontrol, kalıcı barış ihtimalini mi besliyor, yoksa onu sistematik biçimde aşındırıyor mu?
Tarih bize şunu defalarca göstermiştir: Zırh, bir toprağı kontrol edebilir; fakat bir halkın iradesini sonsuza dek kuşatamaz. El-Halil’in dar sokaklarında bugün yankılanan sessizlik, yarının daha gür bir adalet çağrısına dönüşme potansiyelini içinde taşıyor. Ve dünya, bu çağrıyı duymamayı seçtikçe, kuşatma yalnızca bir kente değil, insanlığın ortak değerlerine uygulanmış olacaktır.
