Gazze’nin yorgun sokaklarında bugün yalnızca savaşın değil, hayatta kalmanın ağırlığı da dolaşıyor. Ekim ayında ilan edilen ateşkesten bu yana yaklaşık 2.000 Filistinli tutuklu serbest bırakıldı. Ancak özgürlüğün kapısı açıldığında, arkasında kalan karanlığın gölgesi de kadınların üzerlerine çökmeye devam ediyor. Birçoğu şimdi konuşuyor; yaşadıkları, insanlığın karşısına bir kez daha acı bir ayna tutuyor.
Bazıları evlerinden, bazıları sokaklardan alınıp götürüldüklerinde neyle karşılaşacaklarını bilmiyorlardı. İsrail’in gözaltı merkezlerinde geçirilen günler, her biri için birbirinden acı hatıralarla dolu. Kadınların aktardığına göre, fiziksel şiddet sistematik bir yöntem haline gelmiş durumda. Psikolojik baskı, hakaretler, uykusuz bırakma ve tıbbi ihtiyaçların bilinçli olarak karşılanmaması… Bunlar, bir insanı yok etmeye yönelmiş yöntemler gibi.
Sadece bedenleri değil, ruhları da hedef alınmış. Bazı kadınlar, ailelerine karşı tehditlerle teslim alınmaya çalışıldıklarını anlatıyor. Kimileri, çocuklarıyla ilgili korkutucu yalanlarla sindirilmiş. Suçlamalar çoğu zaman belirsiz; süreç ise hukuktan çok uzak. Hukukun olmadığı yerde ise güç tek kanun oluyor.
Bu tanıklıklar, uluslararası hukukun en temel prensiplerini yeniden hatırlatıyor: Hiçbir savaş, hiçbir güvenlik gerekçesi insanlık onurunun ayaklar altına alınmasını meşru kılamaz. Ancak savaşın dumanları arasında çoğu zaman bu gerçek unutuluyor. Kadınların anlattıkları, insan hakları örgütlerinin uzun süredir dile getirdiği endişeleri teyit ediyor.
Özgürlük yeniden nefes alabilmek demek… Fakat serbest kalan bu kadınlar için nefes, hâlâ acının içinden çekiliyor. Evlerine dönseler bile, yaşadıklarını anlatmak cesaret istiyor. Onlar, yaşadıkları travmayı seslerine yükleyerek dünyaya duyurmaya çalışıyorlar. Çünkü susmak, işlenen tek bir ihlalin bile normalleşmesine izin verebilir.
Bu tanıklıklar, yalnızca geçmişte yaşananların kayıt altına alınması için değil; geleceğin daha karanlık olmaması için de bir çağrıdır. Uluslararası toplumun, kadınların bu fısıltı gibi başlayan ama gerçeğin tüm ağırlığını taşıyan çığlıklarına kayıtsız kalmaması gerekiyor. Zira bir toplumun yaraları en çok kadınların sessizliğinde kanar.
Gazze’de bugün bir kez daha anlıyoruz: İnsanlık, bir kadının onurunun zedelenmesine seyirci kalındığında en ağır sınavını kaybeder. Bu acı tanıklıklar, tarihin bir kenarına not edilmekle kalmamalı; adaletin, sorumluluğun, yüzleşmenin habercisi olmalı.
Küller içinden yükselen her ses bize şunu hatırlatıyor: Gerçek özgürlük, insan onuru yeniden ayağa kaldırıldığında başlar.
