Bazı cümleler vardır; söyleniş anı kısa, yankısı uzundur. Amerikalı sunucu Ana Kasparian’ın kamuoyuna yansıyan sözleri de bu türden bir etki yaratmıştır. Kasparian, ABD’nin dış politikasını ve müttefiklik anlayışını sorgularken, son derece ağır ve sarsıcı bir iddiayı dile getirmiş; bu iddia, yalnızca belirli bir ülkeyi değil, aynı zamanda küresel siyasetin ahlâkî zeminini tartışmaya açmıştır.
Bu metin, söz konusu ifadeyi bir iddia ve politik eleştiri olarak ele alacak; doğrulanmamış suç isnatlarını mutlak gerçeklik gibi sunmadan, bu tür çıkışların neden gündeme geldiğini, neyi temsil ettiğini ve hangi soruları zorunlu kıldığını irdeleyecektir.
Medyada Kırılma Anları ve Cesur Sorular
Ana Kasparian, ana akım Amerikan medyasında uzun yıllardır “konfor alanını bozan” bir figür olarak bilinir. Onu farklı kılan, yalnızca politik pozisyonu değil; kutsal kabul edilen ittifaklara, dokunulmaz addedilen anlatılara karşı soru sormaktan geri durmamasıdır.
Kasparian’ın sözleri, belirli çevrelerce “provokatif”, “aşırı” ya da “sorumsuz” olarak değerlendirilmiştir. Ancak burada durup şu soruyu sormak gerekir:
Bir gazetecinin görevi, gücü rahatlatmak mı; yoksa rahatsız edici soruları sormak mı?
Tarihsel olarak medya, tam da bu rahatsız edici sorular sayesinde ilerlemiştir. Watergate’den Pentagon Belgeleri’ne kadar, birçok skandal ilk etapta “akıl dışı iddia” olarak yaftalanmış, zamanla devletlerin karanlık yüzlerini açığa çıkarmıştır.
Müttefiklik: Çıkar mı, Değer mi?
Kasparian’ın çıkışının merkezinde tek bir temel mesele vardır:
Müttefiklik neye dayanır?
- Ortak değerlere mi?
- İnsan haklarına mı?
- Yoksa yalnızca jeopolitik çıkarlara mı?
ABD’nin İsrail ile ilişkisi, onlarca yıldır “stratejik müttefiklik” başlığı altında tanımlanır. Ancak bu ilişki, özellikle son yıllarda şu sorularla daha yüksek sesle sorgulanmaktadır:
- İnsan hakları ihlalleri iddiaları görmezden gelinebilir mi?
- “Güvenlik” gerekçesi, her türlü etik sınırı aşmayı meşrulaştırır mı?
- Bir devletle müttefik olmak, o devletin tüm eylemlerine sessiz kalmayı mı gerektirir?
Kasparian’ın sözleri, bu soruların en sert biçimde dile getirilmiş hâlidir. Serttir; çünkü yumuşak cümleler uzun süredir sonuç üretmemiştir.
İddialar, Algı ve Güç Siyaseti
Burada açık bir ayrım yapmak gerekir:
Kasparian’ın dile getirdiği ifadeler kanıtlanmış yargılar değil, politik ve ahlâkî bir itham ve sorgulamadır. Ancak bu ithamın bu kadar yankı bulmasının nedeni, küresel ölçekte zaten var olan bir güvensizlik atmosferidir.
Günümüz dünyasında artık şu gerçek inkâr edilemez:
Devletler yalnızca ordularla değil, bilgilerle, sırlarla ve algılarla savaşmaktadır.
Bu bağlamda istihbarat faaliyetleri, lobicilik mekanizmaları, medya etkisi ve siyasal baskı unsurları, modern diplomasinin karanlık ama yaygın araçlarıdır. Kasparian’ın sözleri, bu karanlık alanlara dikkat çeken bir projektör işlevi görmüştür.
Sessizlik mi, Sorumluluk mu?
Asıl mesele, bu iddiaların doğru olup olmamasından önce şudur:
Bu soruların sorulması neden bu kadar rahatsız edici?
Eğer bir ittifak gerçekten şeffaf, etik ve savunulabilir temellere dayanıyorsa, sert sorular onu zayıflatmaz; aksine güçlendirir. Sessizlik ise çoğu zaman masumiyetten değil, konforun bozulma korkusundan beslenir.
Bugün dünyada yükselen şey, tek tek gazetecilerin ya da sunucuların sesi değil; toplumların sabrının tükenmesidir. İnsanlar artık şunu sormaktadır:
- “Kimin güvenliği?”
- “Kimin bedeli?”
- “Kimin suskunluğu pahasına?”
Sonuç: Rahatsız Eden Sorular, Sağlıklı Demokrasiler
Ana Kasparian’ın sözleri, kabul edilsin ya da edilmesin, şunu hatırlatmıştır:
Demokrasi, müttefikleri alkışlamakla değil; onları sorgulayabilmekle yaşar.
Gerçek ilerleme, kutsallık atfedilen ilişkilerin bile ahlâk terazisine konulabildiği yerde başlar. Devletler geçicidir; çıkarlar değişkendir. Ancak insan onuru, evrensel bir ölçüdür.
Ve belki de en zor ama en gerekli soru şudur:
Bir gün tarih geriye dönüp baktığında, “bilmiyorduk” deme lüksümüz gerçekten olacak mı?
Bu soruya verilen cevap, yalnızca Ana Kasparian’ı değil; çağımızın vicdanını tanımlayacaktır.
