Hayatın kusursuz bir dengeyle işlediği gerçeğine gözlerini kapayan insan, üzerinde yürüdüğü toprağın bir emanet olduğunu unuttuğunda, varlığı bir lütuftan ziyade yük haline gelmeye başlar. Peki, Allah tarafından cömertçe sergilenen bu dünyada insan, ne zaman "yakıp yıkan bir canavara" dönüşmekten vazgeçer? Bu sorunun cevabı, hem dış dünyamız olan tabiatta hem de iç dünyamızın çekirdeği olan ailede saklıdır.
1. Bölüm: Emanetin Çığlığı ve Tabiat
İnsanoğlu, yeryüzüne adım attığı andan itibaren muazzam bir sofraya davet edildi. Gökyüzünün maviliği ve toprağın bereketi birer ilahi sanat eseri olarak önümüze serildi. Ancak biz, bu sofranın misafiri olduğumuzu unutup kendimizi mülkün tek sahibi sandık.
İnsan; bir ağacı sadece kereste, bir akarsuyu sadece enerji kaynağı olarak gördüğünde ruhundaki merhamet pınarını kurutur. Bu canavarlaşma hali, ancak insanın mülkiyet sarhoşluğundan ayılıp "şükrü bir eylem haline getirmesiyle" son bulur. Doğaya hükmetmek için değil, onunla uyum içinde yaşamak için yaratıldığımızı anladığımızda, elimizdeki baltayı bırakıp bir fidan dikmeye başlarız.
2. Bölüm: Geleceğin İnşası ve Aile
Doğayı tahrip eden el, aslında sevgisiz ve hürmetsiz bir iklimde büyümüştür. Dünyayı yakıp yıkan "canavarı" dizginlemenin yolu, o canavarın beslendiği köke, yani aileye bakmaktan geçer. Çocuklar, ebeveynlerine verilmiş en hassas emanetlerdir.
Eğer bir çocuk, evinde her canlının bir değeri olduğunu öğrenmezse, yarın bastığı toprağı da yanındaki insanı da tüketilecek bir nesne olarak görür. Ona akademik başarıdan önce bir karıncanın yuvasına basmamanın asaletini öğretmek, dünyayı kurtaracak asıl eğitimdir. Emanete sadakat beşikte başlar; ruhuna "merhamet" tohumu ekilen bir çocuk, yarın gölgesinde huzur bulunacak bir çınara dönüşür.
Sonuç: Dönüş Vaktidir
Emanet bilinci, kendinden sonrakini düşünmeyi ve mülkün gerçek sahibine hürmet etmeyi gerektirir. Dış dünyadaki kirlilik ve yıkım, aslında kalplerimizdeki kuraklığın bir yansımasıdır. Ne zaman ki evrendeki o muazzam sanatın bir "sahibi" değil, sadece "geçici bir misafiri" olduğumuzu kabulleniriz; işte o gün hem doğa hem de toplum nefes almaya başlar.
Yıkmak kolay, inşa etmek ise irade ve sevgi ister. Bugün, aynada kendimize bakıp "Ben bu dünyaya ne katıyorum?" sorusunu sorma vaktidir.
Yazının başından beri tartıştığımız bu büyük dönüşümün özü, aslında şu mısralarda gizlidir. Zira kelimelerin bittiği yerde, vicdanın sesi şiirle yükselir:
EMANETİN AHVALİ
Cömertçe serilen bu sofra kimin?
Bastığın toprak mı, mülkün mü senin?
Ruhunda uyanan o aç devin,
Dizginini çekme vakti gelmedi mi?
Bastığın toprak mı, mülkün mü senin?
Ruhunda uyanan o aç devin,
Dizginini çekme vakti gelmedi mi?
Bir fidan boy verir, sabırla bekler,
Gökten rahmet iner, yerde çiçekler.
Sana emanetken tüm bu emekler,
Yakıp da yıkmanın vakti geçmedimi?
Gökten rahmet iner, yerde çiçekler.
Sana emanetken tüm bu emekler,
Yakıp da yıkmanın vakti geçmedimi?
Dağların vakarı, suyun berrağı,
Bir çocuk gülüşü, sevda kundağı...
Kırıp döküyorken yeşil dalı,
Kendi kökünü kestiğin yetmedi mi?
Bir çocuk gülüşü, sevda kundağı...
Kırıp döküyorken yeşil dalı,
Kendi kökünü kestiğin yetmedi mi?
Sahibi değilsin, sadece konuk,
Nefesin ödünçtür, sesinse boğuk.
Kalbin neden taştan, neden bu soğuk?
Merhametle dolma vakti gelmedi mi?
Nefesin ödünçtür, sesinse boğuk.
Kalbin neden taştan, neden bu soğuk?
Merhametle dolma vakti gelmedi mi?
Durdur içindeki o hırslı kurdu,
Hatırla; Yaratan bu mülkü kurdu.
Emanete sadık kalanın yurdu,
Cennet bahçesi olma vakti gelmedi mi?
Hatırla; Yaratan bu mülkü kurdu.
Emanete sadık kalanın yurdu,
Cennet bahçesi olma vakti gelmedi mi?
Tags
Hayata dair

