Petrol, yalnızca bir enerji kaynağı değildir.
O, imparatorlukların nabzını tutan koyu renkli bir kader çizgisidir.
Venezuela’nın hikâyesi ise bu kaderin en sert, en çetin sayfalarından biridir.
ABD Başkanı Donald Trump’ın Venezuela petrolüne duyduğu takıntı, ilk başkanlık döneminde aniden ortaya çıkmış bir heves değildir. Bu ilgi, bir yüzyılı aşan bir tarihsel hafızanın, kaybedilmiş ayrıcalıkların ve kapanmamış hesapların modern bir tezahürüdür.
Petrolün Keşfi ve ABD’nin İlk Adımı
- yüzyılın başlarında Venezuela toprakları, dünyanın en zengin petrol rezervlerinden bazılarını barındırdığını henüz yeni fısıldamaya başlamıştı. Bu fısıltıyı ilk duyanlar ise ABD’li ve Avrupalı petrol devleri oldu.
Standard Oil ve Gulf Oil gibi şirketler, Venezuela’yı bir ortak değil, bir ham madde sahası olarak gördü. Ülkenin zenginliği, halkın refahına değil; yabancı şirketlerin kasalarına aktı.
Venezuela uzun yıllar boyunca petrol üreten ama petrolünden pay alamayan bir ülke olarak yaşadı. Toprağı altın değerindeydi; halkı ise yoksullukla sınanıyordu.
Millîleştirme: Kopan Zincir
1976 yılı, bu düzenin kırılma noktası oldu. Venezuela devleti petrol endüstrisini millîleştirdi.
Bu karar, yalnızca ekonomik değil; jeopolitik bir meydan okumaydı.
ABD açısından bu hamle, yalnızca şirketlerin kaybı anlamına gelmiyordu. Aynı zamanda Latin Amerika üzerindeki sessiz ama etkili bir kontrol mekanizmasının da çözülmesiydi. Venezuela artık petrolünü Washington’un onayıyla değil, kendi egemen iradesiyle yönetmek istiyordu.
Bu karar unutulmadı.
Sadece zamana bırakıldı.
Chávez Dönemi ve İdeolojik Kopuş
1999’da Hugo Chávez’in iktidara gelişiyle birlikte Venezuela, yalnızca ekonomik değil, ideolojik olarak da ABD’nin karşısında konumlandı. Petrol gelirleri sosyal programlara aktarıldı; yoksullar ilk kez devletin merkezine alındı.
Washington için bu, kabul edilemez bir örnekti.
Çünkü Venezuela, yalnızca petrolü kontrol etmiyor; aynı zamanda “başka bir yol mümkün” fikrini ihraç ediyordu.
Trump ve Petrolün Geri Dönüşü
Donald Trump’ın Venezuela’ya yaklaşımı, diplomatik inceliklerden arındırılmış, açık ve sertti.
Onun dilinde Venezuela, bir ülke değil; kilitli bir petrol kasasıydı.
Yaptırımlar, diplomatik baskılar ve “rejim değişikliği” söylemleri, insan hakları ya da demokrasi kavramlarından çok daha net bir hedefe işaret ediyordu:
Dünyanın en büyük petrol rezervlerinden biri.
Trump yönetimi döneminde Venezuela petrolü tekrar “geri alınması gereken” bir mülk gibi ele alındı. Bu, modern çağda sömürgeciliğin daha rafine ama hâlâ tanıdık bir biçimiydi.
Petrolün Laneti mi, Direnişin Sembolü mü?
Venezuela’nın petrolü, ülkeye hem güç hem de bedel getirdi.
Zenginlik, müdahaleyi çağırdı.
Egemenlik, cezalandırıldı.
Bugün Venezuela meselesi, yalnızca bir enerji tartışması değildir. Bu, kaynakların kime ait olduğu, ulusların kendi kaderini tayin hakkının ne kadar gerçek olduğu sorularının ete kemiğe bürünmüş hâlidir.
Ve belki de bu yüzden, Trump’ın bakışında Venezuela hâlâ tek bir cümleye indirgenebiliyor:
“It’s all about oil.”
Ama tarih bize şunu gösteriyor:
Petrol, her zaman hikâyenin merkezi olabilir;
fakat son sözü söyleyen hiçbir zaman sadece petrol olmamıştır.
