Savaşın Gölgesinde Bir Toplum: İsrail’de Güvenlik Korkusu ve Siyasi Bölünme

Tarih bazen milletleri keskin bir virajın önüne getirir. O virajda alınan kararlar yalnızca bugünü değil, gelecek nesillerin kaderini de belirler. Bugün İsrail toplumunun içinde bulunduğu ruh hali tam da böyle bir döneme işaret ediyor. Kamuoyu yoklamalarına göre toplumun önemli bir kısmı savaş politikalarına destek veriyor. Güvenlik kaygısı, korku ve varoluş hissi, halkın büyük bölümünü aynı safta toplamış görünüyor.

Ancak bu tabloyu sadece rakamlarla okumak büyük bir eksiklik olur.

Savaş zamanlarında toplumlar çoğu zaman bir bayrağın etrafında kenetlenir. İnsan psikolojisi, tehdit algıladığında önce korunmayı seçer. Bu nedenle birçok İsrailli için mesele yalnızca bir hükümet politikası değil; bir “var olma refleksi” haline gelmiş durumda. Özellikle İran gerilimi ve bölgedeki çatışmalar büyüdükçe, toplumun önemli kesimleri güçlü askeri adımların gerekli olduğuna inanıyor.

Bu noktada gözler doğal olarak ülkenin liderine çevriliyor: Benjamin Netanyahu.
Fakat ilginç bir gerçek ortaya çıkıyor: Savaşa verilen destek ile Netanyahu’ya verilen siyasi destek aynı düzlemde ilerlemiyor.

Birçok İsrailli güvenlik operasyonlarını desteklerken aynı zamanda ülkenin siyasi yönetimini sert şekilde eleştiriyor. Çünkü savaşın yarattığı ekonomik yük, toplumsal gerilim ve uluslararası yalnızlaşma giderek daha görünür hale geliyor.

Bugün Tel Aviv’in kalabalık caddelerinde dolaşan bir insanla konuşsanız, çoğu size benzer bir cümle kurabilir:
“Güvenliğimiz önemli… ama bu savaş nereye gidiyor?”

İşte modern çağın en karmaşık paradokslarından biri burada doğuyor.

Bir yanda güvenlik korkusu, diğer yanda bitmeyen savaşın getirdiği yorgunluk…

Tarih bize şunu öğretmiştir: Savaşlar yalnızca cephede kazanılmaz ya da kaybedilmez. Asıl sonuçlar toplumların ruhunda yazılır. Eğer bir toplum uzun süre korku ve tehdit duygusuyla yaşamaya başlarsa, bu durum siyasetin dilini de değiştirir, ekonominin yönünü de, hatta insanların birbirine bakışını bile.

Bugün İsrail’de yaşanan tartışma aslında yalnızca bir savaş tartışması değildir. Bu tartışma aynı zamanda şu sorunun cevabını arıyor:

Bir ülke güvenliğini sağlarken özgürlüğünü, huzurunu ve geleceğini nasıl koruyabilir?

Bu sorunun cevabı kolay değildir. Çünkü savaşın mantığı ile barışın mantığı aynı değildir. Savaş hızlı kararlar ister, barış ise sabır ve bilgelik.

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi İsrail’de de toplum artık iki duygu arasında gidip geliyor:
korku ve umut.

Korku insanı savaşa hazırlar.
Umut ise barışın kapısını aralar.

Ve insanlık tarihi bize defalarca göstermiştir ki en güçlü devletler bile sonunda aynı gerçekle yüzleşir:

Topraklar savaşla kazanılabilir,
ama gelecek yalnızca barışla kurulabilir.

Tarih bazen insanlığa şu soruyu fısıldar:
“Eğer başka bir yol seçilseydi, dünya nasıl olurdu?”

Bugün Orta Doğu’nun kalbinde duran en büyük tartışmalardan biri de budur. Eğer İsrail kuruluşundan itibaren daha sınırlı, savunmaya dayalı ve uzlaşmacı bir politika izlemiş olsaydı; bölgenin kaderi belki bambaşka bir hikâye yazabilirdi.

Filistin: Yıkım yerine iki komşu devlet

Eğer erken dönemden itibaren kalıcı bir barış anlaşması yapılabilseydi, bugün Filistin büyük ihtimalle bağımsız bir devlet olarak bölgenin doğal parçası olurdu.
Sürekli çatışmalar, abluka ve savaşların yerine;

  • güçlü bir liman ekonomisi,
  • turizm ve kutsal şehirlerin getirdiği uluslararası ziyaretler,
  • eğitim ve ticaret merkezleri

gelişebilirdi.

Gazze bugün belki Akdeniz’in küçük ama canlı ticaret şehirlerinden biri olabilirdi.
Batı Şeria ise tarım, teknoloji ve turizmin birleştiği bir ekonomik kuşak haline gelebilirdi.

Lübnan: Bölgenin yeniden “Doğu’nun Paris’i”

Bir zamanlar Beyrut için “Doğu’nun Paris’i” denirdi. Eğer bölgesel savaşların etkisi daha sınırlı olsaydı, Lübnan muhtemelen:

  • Orta Doğu’nun finans merkezi,
  • Akdeniz’in en güçlü turizm merkezlerinden biri,
  • kültürel ve akademik bir cazibe noktası

olmaya devam edebilirdi.

Bugün yaşanan ekonomik çöküş, siyasi kırılganlık ve sürekli güvenlik krizleri belki bu kadar derinleşmezdi.

Suriye: Yıkım yerine ekonomik köprü

Suriye tarih boyunca ticaret yollarının kesiştiği bir ülkeydi.
Şam ve Halep yüzlerce yıl boyunca ticaret, sanat ve zanaatın merkezleri oldu.

Bölgesel gerilimlerin daha düşük olduğu bir ortamda Suriye muhtemelen:

  • Türkiye ile Körfez arasında bir ticaret köprüsü,
  • enerji koridorlarının merkezlerinden biri,
  • kültürel turizmin güçlü merkezlerinden biri

olabilirdi.

Bugün gördüğümüz devasa yıkımın önemli bir kısmı belki hiç yaşanmazdı.

İsrail: Sürekli savaş yerine bölgesel teknoloji gücü

En ilginç ihtimal ise İsrail için ortaya çıkıyor.

İsrail zaten:

  • güçlü bilim altyapısına,
  • yüksek teknoloji sektörüne,
  • ileri tarım teknolojilerine

sahip bir ülke.

Eğer bölgesel çatışmalar daha erken dönemde sona ermiş olsaydı, İsrail bugün muhtemelen:

  • Orta Doğu’nun teknoloji ve inovasyon merkezi,
  • bölge ülkeleriyle güçlü ticaret ortaklıkları kurmuş bir ekonomi,
  • güvenlik yerine bilim ve ekonomi üzerinden güç üreten bir ülke

haline gelmiş olabilirdi.

Kaybedilen ihtimal: Ortak bir Akdeniz refahı

Gerçek şu ki tarih sadece olanlardan değil, olabileceklerden de oluşur.

Eğer kalıcı barış daha erken kurulabilseydi, bugün Akdeniz’in doğusunda şu tabloyu görmek mümkün olabilirdi:

  • barış içinde ticaret yapan limanlar,
  • enerji hatlarıyla birbirine bağlanmış ekonomiler,
  • genç nüfusun savaş yerine bilim ve üretime yöneldiği toplumlar.

Bunun yerine bölge onlarca yıl boyunca savaş, güvensizlik ve kırılmaların ağırlığını taşıdı.

Ve insan ister istemez şu soruyu soruyor:

Eğer siyaset korku yerine cesareti,
savaş yerine barışı seçebilseydi…

Bugün Orta Doğu belki de dünyanın en zengin kültürel ve ekonomik havzalarından biri olurdu.

Yorum Gönder

Daha yeni Daha eski