Küresel kültür endüstrisi, hikâyeyi yalnızca bir anlatı biçimi olarak değil, bir dünya kurma aracı olarak kullanır. “Evrensel insanlık hikâyesi” etiketiyle pazarlanan içerikler, masum bir ortak dil vaadi sunar; oysa bu dil, belirli bir zihniyetin, ahlak anlayışının ve zaman tasavvurunun taşıyıcısıdır. Çocukların ekran karşısında geçirdiği her dakika, yalnızca bir eğlence süresi değil, aynı zamanda bir kültürel terbiye sürecidir.
Biz yetişkinler çoğu zaman çocuklarımızın sadece çizgi film izlediğini düşünürüz. Renkler, kahramanlar ve neşeli müzikler, içeriğin pedagojik olarak zararsız olduğu hissini verir. Oysa perde arkasında çok daha derin bir aktarım gerçekleşir. İyi ve kötü kavramları, başarı ve mutluluk tanımları, aile ilişkileri, otorite algısı ve hatta hayatın anlamına dair temel sorular, bu hikâyeler aracılığıyla yeniden inşa edilir. Çocuk, farkında olmadan başka bir kültürün cevaplarını kendi sorularıymış gibi benimser.
Bu anlatıların en güçlü etkisi, ahlaktan önce varlık ve zaman anlayışında ortaya çıkar. Zaman, çoğu küresel içerikte sürekli hızlanması gereken, sabırsızlıkla tüketilen bir akış olarak sunulur. Beklemek, sabretmek ve olgunlaşmak neredeyse bir kusur gibi gösterilir. Varlık ise çoğu zaman “sahip olmak” üzerinden tanımlanır: Daha güçlü, daha zeki, daha görünür olan kazanır. Bu bakış açısı, çocuğun dünyayı bir emanet olarak değil, bir rekabet alanı olarak algılamasına zemin hazırlar.
Daha da kritik olan, bu değerlerin zamanla “öğretilmiş” olmaktan çıkıp “normal” haline gelmesidir. Çocuk, kendisine sunulan hayat biçimini sorgulamaz; çünkü başka bir alternatifle karşılaşmamıştır. Aile, topluluk, gelenek ve maneviyat gibi kavramlar ya ikincil unsurlar olarak resmedilir ya da bireysel özgürlüğün önünde bir engel gibi kodlanır. Böylece kültürel dönüşüm, çatışma yaratmadan, sessiz ve derin bir şekilde gerçekleşir.
Küresel kültür endüstrisinin başarısı tam da buradadır: Dayatma yapmadan yönlendirmek, yasaklamadan dönüştürmek. Hikâye, bu stratejinin en zarif aracıdır. Çocuk, bir karakteri severken aslında o karakterin dünyaya bakışını da sever; onun kararlarını alkışlarken, aynı ahlaki çerçeveyi içselleştirir. Bu süreçte yerel değerler, çoğu zaman “eski”, “sıkıcı” ya da “geri kalmış” olarak kodlanır.
Bu tablo karşısında yapılması gereken, çocukları ekranlardan bütünüyle koparmak değil; hikâye bilincini yeniden inşa etmektir. Kendi masallarımızı, kendi kahramanlarımızı, kendi zaman ve varlık anlayışımızı çocukların dünyasına taşımak zorundayız. Çünkü boş bırakılan her alan, mutlaka başka bir anlatıyla doldurulur. Çocuk, hikâyeyle büyür; hangi hikâyeyle büyüdüğü ise nasıl bir insan olacağını belirler.
Sonuç olarak mesele yalnızca çizgi film ya da içerik seçimi değildir. Mesele, çocuklarımızın hangi dünyayı “normal” kabul ederek yetişeceğidir. Küresel kültür endüstrisinin sunduğu evrensellik iddiası, çoğu zaman tek tip bir insan tasavvurunu gizler. Gerçek sorumluluk ise şuradadır: Kendi hikâyesini bilmeyen bir çocuk, başkasının hikâyesinde figüran olmaya mahkûmdur.
